Rüya Tabirleri Sözlüğü | İslam Alimi

Rüyada salavat getirdiğinizi görmeniz, acele yapmak istediğiniz bir seyi siddetle arzu etmenize ragmen, o isin yapilabilmesi için sabra ihtiyaç bildirir.



Salavat | Rüya Yorumları

Bu Rüyanın Anahtar Kelimeleri: Salavat


Rüyalar Kitabı

Cafer Sadık: Rüyada namaz kılmanın yedi tabiri vardır:

1-Emniyet

2-Mutluluk

3-İzzet

4-Makam

5-Kurtuluş

6-Murat

7-Eksiklik.

Rükû ve secde görmenin beş tabiri vardır:

1-Murat

2-Kalabalık

3-Yardım

4-Zafer

5-Allah’ın emrini yerine getirmek.

Namaza başladığınızı ve bitirdiğinizi görmek; duanızın kabul olacağına…

Namaza başladığınızı ama bitirmediğinizi görmek; bunun tersine tabir edilirAllame Meclisi: Namaz kıldığınızı görmek; musibetten kurtulacağınıza ve bir işinizin yarım kalacağına…

Tespih, sena, salavat, rükû ve secde görmek; hayır, bereket ve izzete…

Doğru bir şekilde namaz kıldığınızı görmek; hacca müşerref olacağınıza…

Gökyüzüne doğru namaz kıldığınızı görmek; Yahudilerin dinine meyledeceğinize işarettir.

Müellif: Doğu yönüne doğru namaz kıldığınızı görmek; hacca gideceğinize…

Kendinize ait olmayan bir yerde namaz kıldığınızı görmek; Hıristiyanlığa sempati duyacağınıza…

Batı yönüne doğru namaz kıldığınızı görmek; Yahudiliğe sempati duyacağınıza…

Kıbleyi bilmediğiniz halde namaz kıldığınızı görmek; dini inancınız konusunda şaşkınlık yaşayacağınıza…

Kıbleye doğru namaz kıldığınızı görmek; inancınızın sağlamlaşacağına işarettir.

Kirmani: Bir topluluğa imamlık ettiğinizi görmek; bir gruba önderlik yapacağınıza…

Namazı yarıda kestiğinizi, namaz kılmaktan vazgeçtiğinizi veya abdestiz namaz kıldığınızı görmek; kendi açınızdan önemli bir şey talep edeceğinize…

Namaz kıldığınızı, rükû ve secdeyi tamamladığınızı görmek; bir dünyevi hacetinizin gerçekleşeceğine işarettir.

Cabir Mağribi: Vacip bir namazı eda ettiğinizi görmek; Allah’a yaklaşacağınıza…

Akşam namazı kıldığınızı görmek; mutluluğa…

Yatsı namazı kıldığınızı görmek; hacetinizin reva olacağına…

Sabah namazı kıldığınızı görmek; yolculuğa çıkacağınıza…

Bir bahçede namaz kıldığınızı görmek; tövbe edeceğinize…

Bir gemide namaz kıldığınızı görmek; borçlanacağınıza, ancak borcunuzun ödeneceğine…

Kabe’de namaz kıldığınızı görmek; büyük bir şahsiyetin yardımıyla arzu ettiğiniz bir şeyin gerçekleşeceğine…

Namazda teşehhüt için oturduğunuzu görmek; üzüntüden kurtulacağınıza…

Oturarak namaz kıldığınızı görmek; birinin size karşı hata işleyeceğine ve bu hatayı affetmeyeceğinize…

Karanlıkta namaz kıldığınızı görmek; üzüntüden kurulacağınıza…

Yan yatarak namaz kıldığınızı görmek; hastalanacağınıza…

Cuma namazı kıldığınızı görmek; bir yolculuğa çıkacağınıza ve bu yolculukta gelir elde edeceğinize…

Mescid-i Aksa’da namaz kıldığınızı görmek; rızkınızın bollaşacağına…

Farz namaz kıldığınızı görmek; Allah’ın inayetiyle hacca gideceğinize…

Müstahap namaz kıldığınızı görmek; insanlara şefkat göstereceğinize…

Bir ağılda namaz kıldığınızı görmek; Allah’ın inayetiyle malınıza bereket geleceğine işarettir.

... Rüyalar Kitabı

Rüyalar Kitabı

İbn-i Sirin: Rüyada Nas suresini okumak; Allah’ın sizi kötülerin öfkesinden koruyacağına…

Bu sureyle birlikte «Subhanallah, la ilahe illallah ve Allah-u ekber» zikirlerini söylediğinizi, dua okuduğunuzu veya Resul-i Ekrem’e (s.a.a) ve Ehlibeyt’ine (a.s) salavat getirdiğinizi görmek; rızkınızın çoğalacağına, izzet ve zafer elde edeceğinize…

Bu sureyle birlikte «La havle ve la kuvvete illa billah” demek; muradınıza ereceğinize ve gelir elde edeceğinize işarettir.

... Rüyalar Kitabı

Rüyaların Anlamı

Salatalığı mevsiminde görmek rızkın genişlemesine, mevsimi dışında görmek hafif hastalığa, zahmetsiz elde edilecek mala, evliliğe delalet eder. Hamile bir kadının rüyada salatalık yediğini görmesi klz çocugu doğurmasına işaret eder.

Rüyada salatalığın bıçakla kesilmesi hasta için iyidir.

Rüyasında bir salatalık tarlasına malik olan veya oraya hükmeden kimse, ehilse vali olur.

Düşmanı onun yanında zelil ve perişan olur.

Eğer fakirse zengin; bekarsa evlenir. Salavat; rüyada salavat çektiğini görmek bir işinizin gerçekleşmesi için sabır göstermeniz gerektiğine delalet eder.... Rüyaların Anlamı

Muabbir

Meşhurların Rüya Tabirleri

 

EVLİYA ÇELEBİ

Hikmet-i Hûda, seyahat ile bir çok yerleri görmeye sebep olan ben hakir ve fakir, daima kusuru çok olan seyyah, insan oğlunun kölesi siyasız evliya Derviş oğlu Mehmet Zilli daima Allah'dan yardım isteyip, Fürka-ı Kerim suresi ve Yüce Kur'an' inayetleri bereketleri ile bütün gönlümle Cenab-ı Hak' dan duada bulunarak, doğum yerimiz olan İstanbul' da evimde, yuvarlak yastığıma uyumak için yaslanmıştım. 1040 senesi Muharrem ayının Aşure gecesinde (20 Ağustos 1630), ya uyku halinde iken, gördüm ki: Yetmiş iskelesi yakınında Ahi Çelebi Camii -ki helal para ile inşa olunmuş olup, duası kabul olan eski bir camidir. Uykumda kendimi o camide gördüm. Derhal l iminin kapısı açıldı. Nurlu caminin içi baştan başa silahlı ^sker ve nurlu cemaat ile dolu idi. Sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra salavat-ı şerife okumaya başladılar. Ben hakir ise minber dibinde oturuyordum. Bu nur yüzlü cemaati hayranlıkla seyrediyordum. Hemen yanımda oturan cana bakıp: "- Sultanım! Sizler kimlerdensiniz? İsminizi Lütfediniz" dedim. Onlar "- Aşere-i Mübeşşere'den kemankeş­lerin piri Sa'd İbn Ebi Vakkas' ım" deyince, hemen mübarek ellerini öptüm. "-Ey sultanım! Bu sağ tarafta nura bürünmüş sevimli cemaat kimlerdir? " dedim. "- Onlar bütün peygam­berlerin ruhlarıdır. Geri safhadakiler evliyaların ve asfıyanm ruhlarıdır. Bunlar da sahabe-i kiram'ın, muhacirinin, ensar, sufe ehli ve Kerbela şehidlerindendir. Mihrabın sağmdakiler Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer' dir. Mihrabın solundak- iler Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali' dir. Mihrabın önündeki Hazret-i Veysel Karani'dir. Camiinin solunda, duvar dibindeki siyah örtülü kimse senin pirin Hazret-i Peygamber'in müezzi­ni Bilal - Habeşi' dir. Bu ayakta duran, cemaat saf saf süzene koyan kısa boylu adam Amr-i Ayyar' dır. İşte bu kızıl renkli elbiseler giyip sancakla gelen askerler Hazret-i Hamza ve bütün şehidlerin ruhlarıdır. " diye cami içinde bulunan bütün cemaati birer birer bana anlattı. Onların hangisine baktıysam ellerimi göğsüme koyup iyice baktım ve baktıkça can buldum. "Ey sultanım! Bu cemaatin bu camide toplanmalarının sebebi nedir?" diye sordum. Bana: "- Azak taraflarında İslam askerlerinden Tatar askerleri sıkıntıya düşmüşlerdir. Hazret-i Peygamber' in himayesinde olanlar İstanbul' a gelip, buradan Tatar Hanı'na yardıma gideriz. Şimdi Hazret-i Risalet dahi İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin, on iki imam ve bizden başka aşere-i mübeşşere ile gelecekler. Sabah namazının sünneti kılı­nacak. Sonra sana "kamet getir" diye işaret buyururlar. Sende yüksek sesle kamet getir. Selamdan sonra Ayete'l Kürsi'yi oku. Bilal (Sübhanallah) desin. Sen (Elhamdülillah), Bilal (Allahu Ekber) desin, sen (Amin, amin) de. Sonra bütün cemaat hep birden tevhid ederiz. Sonra sen (Ve salli ala cemiü'l enbiya-i ve'l mürsalin ve'l hamdülillahi mübarek Rabü'l-alemin) deyip kalk. Hemen, mihrabda, Hazreti Peygamber otururken elini öp. (Şefaat ya Resülallah) de. Yardım rivaet. " diyerek, Sa'd İbni Ebi Vakkas, yanımda oturup bana öğretti. Onu gördüm ki, camii kapısından bir nur-u mübin parladı. Camii içi nur dolu iken, nur üstüne nur oldu. Bütün sahabe-i kiram, nebi'ler ve evliyaların ruhları ayakta hazır durdular. Saadetle Hazret-i Peygamber, yeşil sancağı dibinde, yüzünde örtüsü ile, elinde asası ve belinde kılıcı ile, sağında İmam-ı Hasan ve solunda İmam-ı Hüseyin olduğu halde göründü. Mübarek sağ ayak­larını (Bismillah) diyerek cami içine koydu. Mübarek yüzün­den örtüsünü açtı ve: "-Esselamü aleyke ya ümmeti" diye selam verdiler. Bütün camide bulunanlar hep bir ağızdan "-Ve aleykümü's-selam Ya Resülallah ve Ya Seyyide'l-ümen" diye selam aldılar. Hazret-i Peygamber, hemen mihraba geçip, sabah namazının iki rekat sünnetini kıldılar. Bana bir korku ve vücuduma titreme geldi. Hazret-i Peygamberin bütün görünüşüne baktım. Hilye-i Hakani'de anlatıldığı şekilde idi. Yüzündeki örtü al şal idi. Mübarek sarığı on iki kolanlı ve beyaz şaş idi. Hırka-i şerifleri sarıya yakın deve yünündendi. Boynunda sarı renkli sof şalı vardı. Mübarek ayaklarına renkli çizmeler giymişti. Mübarek başlarındaki sarığı üzerinde bir misvak sokulmuştu. Selam verdikten sonra, bana bakıp sağ ile dizine vurup: "Kamet Getir" dediler. Ben hemen sa'd İbni Ebi Vakkas'ın öğrettiği gibi segah makamında kamet getirip tekbir ettim. Hazret-i Peygamber de segah makamında hazin bir sesle Fatiha-i Şerifi ve arkasından (Ve Vehebna) asr-i şerifini okudu. Böylece bütün cemaate imamlık etti. Selam verdikten sonra ben (Ayete'l -Kürsi)' yi okudum. Sonra Bilal ile sırayla müezzinlik yaptık. Duadan sonra bir sultani tevhid oldu ki, Allah aşkı ile kendimden geçip güya uykudan uyanır gibi oldum. Uykumu kısacası, Sa'd İbn-i EbiVakkas'm öğretmesiyle görevi tamamladım. Hazret-i Peygamber, mihrab' da yanık bir sesle uzzal makaımda bir Yasin-i şerif üç İza Cae suresi ve Muvazzeteyn süresini tamamen okudu. Bilal Fatiha dedi. Hazret-i Peygamber mihrabda ayak üzere dururken, sa'd İbni Ebi Vakkas hazretleri beni elimden tutup Hazret-i Peygamberlerin huzuruna götürdü. Hz. Peygambere "sadık aşıkın, müştak ümmetin Ebliya kulun, şefaatini riva eder" dedi. Bana da : "Mübarek ellerini öp!" dedi. Ben o an ağlamaklı oldum. Hz. Peygamberin mübarek ellerine müs- tahça dudaklarımı kondurdum. Onun görünüşünden (Şefaat ya Resulallah !) diyeceğime, hemen (Seyahat Ya Resulallah) demişim. Hz. Peygamber hemen tebessüm edip (Şefaati, seya­hat ve ziyareti sıhhat ve selametle kolay eyle Ya Rabbi) diye­rek (Fatiha dediler. Bütün sahabe-i kiram Fatiha yı okudular. Ben bütün orada bulunanların mübarek ellerini öperek, hayır dualarını alıp giderdim. Kiminin mübarek eli mis gibi, kiminin anber, kiminin menekşe ve kiminin karanfil gibi kokuyordu. Amma bilhassa Hz. Peygamber' in kokusu zağferen ve kırmızı gül gibi kokuyordu. Sağ elini öptüğümde sanki pamuk gibi kemiksiz bir et idi. Bu şekilde bütün cemaatin ellerini öptüm. Hz. Peygamber, sonra yine Fatiha dedi. Bütün eshab-ı güzin yüksek sesle Sebü'l-mesani'yi okudular. Hz peygamber- mihrabdan "-Esselamu aleyküm ey kardeşler!" deyip camiden çıkıp gittiler. Hemen Sa'd hazretleri belinden ok mulifazasını çıkarıp benim belime kuşattı ve tekbir getirip: "-Yürü ok ve yay ile gaza eyle. Allah'ın muafazasmda ve emanetinde ol. Sana müjdeler olsun ki, bu toplulukta ne kadar ruhlar ile görüşüp mübarek ellerini öptünse, onların hepsini ziyaret etmen nasib olup, dünyayı gezer ve insanlar içinde tek olursun. Ama, gezip gördüğün elkeleri, kaleleri, beldeleri, nedir eserleri, her ülkenin güzel işlerini, yiyecek ve içeceklerini, toprakların eylem ve boylam derecelerini yazıp, güzel bir eser meydana getir ve ahiret oğlum ol. Hak yolunu elden bırakma. Gönül huzursuzluğundan uzak ol. Ekmek öğren ve tuz hakkını gözet. Sadık dost ol. Yaramazlarla yar olma. İyilerden iyilik. " diyerek nasihatte bulundu ve anından öpüp; Ahi Çelebi Camii'nden çıkıp gittiler. Ben şaşkın bir halde rahat uykudan uyandım. "Acaba, bu benim halim midir, yoksa olan bir şey midir, yoksa güzel bir rüyam mıdır?" düşünerek, içime bir rahatlık gelip, gönlüme neşe doldu. Sonra sabahleyin temiz bir abdest alıp, sabah namazını kıldım. İstanbul'dan Kasımpaşa tarafına geçtim. Rüya tabircisi İbrahim Efendiye gittim. Rüyamı tabir ettirdim. Bana " Cihanı süsleyen bir dünya gezip dolaşan bir seyyah olup, işin iyi bir sonuçla tamama erip, Hz. Peygamber' in şefaati ile cennete girersin" diyerek müjde verip (El- Fatiha) dedi. Oradan Kasımpaşa Mevlevihanesi Şeyhi Abdullah dede' ye gittim. Ellerini öpüp rüyamı ona da tabir ettirdim. Bana "On iki imamın ellerinden öpmüşsün, dünya da himmet sahibi olursun. Aşere-i Mübaşerenin ellerinden öpmüşsün cennete girersin. Dört halifenin ellerinden öpmüşsün, dünya da bütün padişahların şerefli sohbetlerine katılıp, sevdikleri kimselerden olursun. Madem ki Hazret-i Peygamber'in temiz yüzlerini görüp mübarek ellerini öpüp, hayır duasını almışsın, iki cihanda da saadette erersin. "- Yürü, işin rast gele. El Fatiha" diyerek hayırlı duada bulundu.

YAVUZ SULTAN SELİM

Bir gece yatağımda uyuyakalmışım. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetlerine koştum. - Bu gece görünmedin, ne işteydin? diye sordular. Birkaç gecedir uykusuz kaldığım için, bu gece gaflete geldiğimi ve hizmetlerinden mahrum olduğumu özürle beyan ettim. - Şimdi, ne düş gördünc-e beyan eyle, buyurdular. - Arza kabil bir düş görmedim, diye cevap verdim. Tekrar buyurdular ki: - Bu ne sözdür? Bir geceyi tama­men uyku ile geçiresin de bir vakıa görmeyesin. Herhalde gör­müştür. Başka vadide biraz konuştuktan sonra tekrar bana dönerek: -Abes söyleme. Herhalde bu gece bir vakıa görüşmüştür. Söyle gizleme! dedi. Her ne kadar düşündümse de görmüş olabileceğim bir şey aklıma gelmedi. İşe yarar bir şey görmediğime yemin ettim. Sultan, mübarek başlarını sal­layarak hayret gösterdiler. Ben de "Sebebi ne olabilir?" diye hayret ettim. Hemen sonra Kapuağası'nm dairesine bir iş için beni gönderdiler. Oraya vardığımda gördüm ki Hazinerdar başı Mehmet Ağa, Kilercibaşı, Saray ağası ve Kapuağası Hasan Ağa adetleri üzerine otururlar. Ama kapuağası Hasan Ağa düşünceli ve şaşkın bir vaziyette başını öne eğmiş, gözleri yaşlı olarak oturuyordu. Bu zat esasında, sessiz hallerine ben­zemiyordu. Bir kimsenin vefat etmiş olduğunu zannettim. - Ağa hazretleri kalbinüz gamlı, çeşmiııüz yaşlı görünür. Sebebi ne ola? dediğimde, - Hayır bir şey yok, diye gizlemesi üzerine Hazinedarbaşı: - Kardeş, Ağa'ya bu gece bir vakıa olmuş da o uykunun sarhoşluğundadır., dedi. Bunun üzerine: - Allah için haber verin, padişahımız elbette vakıa görmüşsündür, söyle diye bu bende şerini aciz ettiler. Herhalde zorlama asılsız değildir. İyi armağandır anlatınız dedim. Rüyayı nakletmesi için bayağı sıkıştırdık. Ağa utanma hissi ağır basan bir şahıs olduğundan anlatmaktan kaçındı ve: - Benim gibi yüzü kara günahkarın ne rüyası olur ki padişahın huzurunda anlatmaya değsin, kerem edin bana bu teklifte bulunmayın, dedi. Biz sıkıştırmaya, o da vazgeçirmek için yalvarmaya devam etti. Nihayet Mehmet Ağa: - Nice söylemezsün, bize anlattığmada buna memur olduğunu naklet­tim. Gizlenmesi ihanet olmaz mı? deyince, Ağa sırrının mührünü açıp anlattı. - Bu gece rüyamda gördüm ki, eşiğinde oturduğumuz bu kapıyı hızlı hızlı çaldılar. "Ne haber var" diye ileri baktım, vardım; kapu, dışarısı göriincek fakat bir adam sığınmayacak kadar az açılmış. Taşlık, talesanlı (ucu sarkıtılmış sarıklı) nurani kimselerle dolu, elleri bayraklı ve silahlı mükemmel şahıslar. Kapının dibinde, elleri sancaklı dört nurani kimse durur. Kapıyı vuranın elinde Padişah' m Aksancağı var. Bana dedi ki: - Bilir misiniz niye gelmişiz? Ben de: - Buyurun, dedim. Dedim ki: - Bu gördüğün kimseler Resulullah (s. a. v. )ın ashabıdır. Bizi Hazıct-ı kesuluiian Selim Han' a selam etti ve buyurdu ki: Kalkıp gelsün ki Haremeyn hizmeti ona buyruldu. Gördüğün dört kişiden, bu Ebu Bekr-i Sıddıyk, bu Ömerü'l Faruk, bu Osman-ı Zi'n- Nureyn' dir. Seninle konuşan ben ise, Ali bin Ebi Talib' im. Var, Selim Han' a söyle dedi ve nazarımdan galip oldular. Ben dehşetle kendimden geçip tere batmış ve sabaha kadar baygın yatıp kalmışım. Oğlanlar, teheccüd zamanında mütad üzere kalkmadığımı hastalığa yormuşlar ve sabah namazı vakti geçe­ceği zaman gelip beni uyarmak için yapmışlar, görmüşler ki suya düşmüş gibi ıslak yatarım. Elbise değiştirmek için yenilerini getirip o aralık, beni uyandırmışlar. Aklım başıma gelince, acele ile kalkıp namaza yetiştim. Ama tamamen sükuna eremedim. Ağa bunları anlatırken ağlıyordu. Padişahın buyurduğu hizmet nakledi, derhal huzurlarına gittiğimde, o hizmeti sual etmeyip tekrar yeni rüyadan bahis açarak: - Şu senin bu gece sabaha dak uyuyup bir vaka görmediğin bana tuhaf gelir. Hemen şöyle hayvan gibi yatıp uyudun mu? Dedim ki: -Padişahım, vakıayı bu Hasan kulunuz (Hasan Can) görmediyse bir Hasan kulunuz (Kapıağası Hasan Ağa) görmüş. Emriniz olursa arz edeyim. Buyurdular ki: - Söyle görelim. . . Ben de hadisenin tamamını naklettim. Ben anlattıkça mübarek çehreleri kızarmaya başladı ve mübarek gözlerine yaş geldi. Bitirince buyurdularki: - Derd -mendin safa' yı meşrebi (Zavallının tıynetinde safiyet) var­mış, sen onu bize medhettikçe "Bir kimseyi ibadet eder görürsün hemen veli sanırsın" diye seni alaya alırdık, boşuna medhetmezmişsin... Ve devamla: - Biz sana demezmiyiz ki, biz bir tarafa memur olmadan (emir verilmeden) hareket etmemişizdir. Atalarımız vilayedden behre-mendler idi (velilikden nasip sahibiydiler), kerametleri vardır. İçlerinde biz onlara benzemedik ... diyerek kendilerini küçük göstermeye çalıştılar. Arap Seferi hazırlıklarına başladılar...

ABRAHAM LINKOLN

Amerika'nın eski cumhurbaşkanlarından Abraham Lincoln, 1865 yılının 14 Nisan gecesi, gördüğü garip bir rüya ile sıçrayarak uyandı. Rüyanın verdiği sıkıntıdan şırıl sıklam teri emişti. Kalktı çamaşır değiştirdi. Bir süre kitap okudu. Tekrar uzandığında, sanki aynı rüya kendisini yatağın içinde bekliyormuş gibi rahatsızlık duydu. Tekrar uykuya dalabilme- si bir kaç saatini aldı. Sabah olduğunda rüyasını eşine ve yakınlarına anlattı. Hatta o gün kabine toplantısında bile bahs­etmek lüzumunu hissetti. Rüyasında, beyaz sarayın hizmetkar­ları telaşla koşup geliyorlar ve cumhurbaşkanının öldüğünü kendisine haber veriyorlardı. Abraham Lincoln'ün yakınları bunu hayra yorarak ömrünün uzayacağını söylediler. Aynı günün akşamı Lincoln ve karısı dostlarıyla birlikte tiyatroya gittiler. Kötü rüya Lincoln'ü manen sarsmıştı. Bir ön seziyle olacak hadiseleri hissediyormuşçasma konuşuyor, yakınlarını teskin edici telkinlerine rağmen ruhunu saran karanlıktan sıyrılamıyordu. Temsilin heyecanlı bir sahnesinde Lincln'ün oturduğu loca kapısı, yavaşça aralandı sahneden akseden ışık­la elindeki tabancası parlayan genç bir adam; içeridekilerin hareketlerine fırsat vermeden kurşunları boşalttı. Amerikanın 16. cumhurbaşkanı, beynine dolan kurşunlarla koltuğuna can­sız yığılıverdi. Henüz gördüğü rüyanın üzerinden yirmi dört saat bile geçmemişti. Böylece, rüyanın gelecekten haber veren işareti ile bir ülkenin devlet başkanı tarihe karışmış oluyordu.

ŞAİR NABİ

Şair Nabi, zamanın paşalarından birinin iltifatına mahzar olur ve beraberce hacca giderler. O devirlerde hacca deve ile gidilir. Develerin sırtına yüklenen mahmil ismi verilen, iki kişinin rahatça yolculuk edebileceği bir semer vardır. Nabi ile Paşa da böyle bir deve de yolculuk ederler. Nihayet bir seher vaktinde Medine topraklarına girerler. Nabi, Peygamberin kabrini ziyaret edeceğim diye heyecanlanır, mahmilin öbür tarafında ise Paşa yatmış uyuyor. Bu durum Nabi' yi mütessir eder. "İki cihan güneşinin bulunduğu topraklara geldik. Biraz sonra Medine şehrine gireceğiz. Böyle yatmak hiç münasip olur mu?" diye düşünür ve bu heyecanla dudaklarından şu mıs­ralar dökülür. Sakın terk-i edebten kuy-ı mahbub-ı lıudadır bu Nazargahı ilahidir, makamı Mustafa' dır bu. . . Nabi farkında olmayarak bu mısraları birkaç kere tekrarlar. Her tekrar edişte sesi biraz yükselir. Ve nihayet öbür tarafta uyumakta olan Padişah uyanır. - Nabi ne oldu, ne söylüyorsun, der. Nabi de:
  • Efendim, Peygamberimizin kabr-i sadetlerinin bulunduğu Medine şehrine geldik de, bazı şeyler hatırladım, bunları söyledim. Paşa da Nabi' nin heyecanına katılır. Abdest alıp yay olarak Medine sokaklarında Ravza-i Mutahhara'ya doğru yürürler. Bu esnada kulaklarına bir ses gelir. Durup dinlerler. Gelen ses Mescid-i Nebevi'nin minarelerinden yükseliyor. Sesi dikkatle dinleyince, biraz evvel Nabi' nin söylediği mısralarm müezzin tarafından okunduğu anlaşılır. İyice duygulanırlar. Paşa Nabi"ye şöyle seslenir. - Nabi bu hal nedir? Nabi de:
  • Bilmiyorum, der. Her ikisi de sükût ederler ve beraberce minarenin kapısına girerler. Müezzin minareden inmesini bek­lerler. Müezzin inince: - O söylediklerin ne idi, onları ne için söyledin, sebebi nedir, diye sorarlar. Fakat müezzin bir türlü söylemez. Ne kadar ısrar ederse de, "Söylemem, kafamı kes­seniz de söylemem!" deyince: - Ama, der Nabi, Bunları biraz önce ben söyledim. Sana kim söyledi. Bu sefer müezzinin tavrı ve şekli değişir heyecanla: - Senin ismin Nabi mi? der. Evet cevabını alınca müezzin Nabi'nin ellerine, Nabi de müzezzinin boynuna sarılır. Bu dehşetli manzarayı seyreden Paşa, dayana­mayıp: - Nereden bildin bunun isminin Nabi olduğunu, Allah aşkına söyle, der. Müezzin rüyasını anlatır. - Efendim, akşam abdestli olarak yatmıştım. Biraz evvel Peygamberimizi rüyam­da gördüm. Ya müezzin kalk yatma. Benim aşıklarımdan biri benim kabrimi ziyarete geliyor. Şu cümlerle minareden onu istikbal et, dedi. Ben de hemen kalktım. Abdest aldım. Peygamberimizin iltifatına mazhar olan aşık kimdir diye düşünerek minareye koştum.
... Muabbir

Muabbir

İslamiyet Allah'a mutlak itaat ve boyun eğmektir. Kâinatta bulunan, zerreden küreye kadar her şey Allah'ın emrinde olup O'na doğru yol almaktadır. Şu kâinat kitabını okuyup yaratıcısının azameti karşısında secdeye varmak O'na teslim olmak en büyük mutluluktur. Dünyada cennet hayatını yaşamaktır. Yapmak istediğiniz bütün meşru işlerde daima Allah'a yalvarmalı Ondan güç almalı, bizi başarıya ulaştırması ve muvaffak kılması için Allah'a dua etmeliyiz. Halisane Allah'a yalvarmak Ona tevekkül etmek en zor anlarımızda bile bizi selamete, başarıya ulaştırır. Cenab-ı Allah Mü'min Suresinin 60. ayeti kerimesinde "Bana dua edin duanızı kabul edeyim. Bana kulluk etmeyi gururuna yedire­meyenler, yarın hor ve hakir olarak cehenneme gideceklerdir" diye buyuruyor. Demek ki dua ederken önce Allah'a yalvar­mak ve dayanmak gerekir, bu bize güç verir. Her işi yapanın yalnız Allah olduğunu, varlık sahasında yalnız Onun hük­münün geçtiğini, yalnızca Onun kulu olduğunu düşünmekle mutluluğu ve iç huzuru yakalamış oluruz. Rabbimiz Furkan suresinin 77. ayetinde "Ey insanlar! Duanız olmazsa ne ehemmiyetiniz var?" mealinde duanın bir ubudiyet olduğunu, belki ubudiyetin ruhu olduğunu anlatıyor. Dua üç kısımdır. Birincisi istidat (kabiliyet) lisanıyladır ki, bütün hububat tohumlar lisan-ı istidat ( kabiliyetlerin el verdiği ölçüde) Fâtır-ı Hakimine dua ederler ki "Sen isim­lerinin nakışlarını etraflıca göstermek için bize neşvü nema ver. Küçük hakikatimizi sümbülle ve ağacın büyük hakikatine çevir. " Diğer bir dua da sebeplerin bir araya gelmesiyle sebep olmanın icâdına, yaratılmasına ait bir duadır ki sebepler bir vaziyet alır o vaziyet ile lisân-ı hal hükmüne geçer (yani bir nevi dua eder) ve müsebbibi(neticeyi) yaratması için Kadir-i Zülcelâlden dua ederler, isterler. Mesela, su, ısı, toprak, ışık bir çekirdek etrafında vaziyet alarak ki o vaziyet bir duadır ki "Bu çekirdeği ağaç yap, yâ Halıkımız"derler. Çünkü kudret harikasının bir mucizesi olan ağaç o şuursuz, cansız, basit maddelere havale edilmez, havale edilmesi ve o ağacı su, ışık, hava yarattı demek akılsızlıktır. Demek sebeplerin bir araya gelmesi bir duadır. İkinci dua ihtiyac-ı fıtri lisanıyladır (yaratılışınızda bulu­nan kendi dahlimizle olmayan) ki, bütün hayat sahiplerinin iktidarında ve ihtiyarında olmayan ihtiyaçlarını ve arzu istek­lerini ummadıkları yerden münasip vakitlerde onlara vermek için Halık-ı Rahim'den bir nevi duadır. Çünkü kendi dahilinide olmadan, ihtiyarları haricinde bilmedikleri yerden münasip vakitte onlara bir Hakim-i Rahim gönderiyor, elleri yetişmi­yor. Demek o ihsan (nimetler) dua neticesidir. Biri ıztırar ( çaresizlik, zor durumda kalma) derecesinde­ki duadır safı halis kalbin lisanıyle yapılan ve ekseriyetle mak­bul olan dualardır. İnsana ait yükselişlerin büyük bir kısmı ve keşifler bir nevi dua neticesidir. Medeniyet harikaları dedikleri şeyler, iftihar kaynağı zannettikleri keşifler manevi bir dua ne­ticesidir. Halis bir şekilde arzu edilmiş istenilmiş ve onlara verilmiştir. istidat lisanıyla ve fıtri ihtiyaç lisanıyla olan dualar bir mani olmazsa ve şartlar dahilinde ise daima makbuldür. İkinci kısım fiili ve kavli yaptığımız meşhur duamizdir. Mesela çift sürmek fiili bir duadır. Rızkı topraktan değil belki toprak rahmet hazinesinin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar.

ALEMİN YARATILIŞ SEBEPLERİNDEN BİRİSİ DE DUADIR

Duânın tesiri azimdir. Hususan artarak devam etse netice vermesi mutlaktır. Hatta alemin yaratılış sebeplerinden birisi de duâdır. Yani kâinat yaratıldıktan sonra başta insan onun başında Muhammed-i Arabi Aleyhisselatü Vesselâmm muaz­zam olan duası alemin yaratılışı için bir sebep olmuştur. Peygamber efendimiz dua neticesi öyle bir makam ve mer­tebededir ki, bütün akıllar toplanmış olsalar o makamın hakikatini tamamıyla ihata edemezler. İşte ey Müslüman ! Senin ruz-i mahşerde böyle bir şefaatçin var. Bu şefaatçinin şefaatini kendine celb etmek için Sünnetine ittibâ et.

SAKIN DEME Kİ DUA ETTİM KABUL OLMADI

Duanın kabul olması iki cihetlidir. Ya aynen kabul edilir, aynı ile makbul olur, yahut daha evlası (iyisi) verilir. Mesela birisi kendine erkek evlat ister. Cenab-ı Hak Hazreti Meryem gibi bir kız evladını veriyor. "Duası kabul olunmadı " denilmez " Daha evlâ bir surette kabul edildi" denir. Hem bazen kendi dünyasının saadeti için dua eder. Duası ahiret için kabul olunur. "Duası reddedildi denilmez"belki "Daha evlâ bir surette kabul edildi "denir. Ve hâkezâ. Madem Cenab-ı Hak Hakimdir; biz Ondan isteriz, O da bize cevap verir. Fakat hikmetine göre bizimle muamele eder. Hasta, tabibin hikmetini imtihan etmemeli. Hasta bal ister, doktor ise sıtması için sulfata verir. "Doktor beni dinlemedi" denilmez. Belki benim şikâyetlerimi dinledi işitti, hastalığıma en iyi gelecek ilacı verdi denilir.

DUA EDEN DAHA DÜNYADA İKEN ÜCRETİNİ PEŞİN ALIR

Duanın en güzel, en latif, en hazır meyvesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, birisi var ki onun sesini dinler, der­dine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli her şeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil, bir Kerim Zat var, ona bakan ünsiyet verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatım yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah bir rahatlık duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp "Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun" (Fatiha Suresi/2) der.

DUA VE ZİKİRLERDE DÜNYAYA AİT FAİDELER GAYE EDİLMEMELİ

Ubudiyet Cenab-ı Allah'ın emirlerini ve Onun rızasını kazanmaya bakar. Ubudiyetin sebebi İlahi emir, neticesi de Hakk'ın rızasıdır. Semereleri ve faydaları uhreviyedir. Fakat esas sebep yapmamak ve kasden istenilmemek şartıyla, dünyaya ait faydalar ve kendi kendine çıkan ve istenilmeyerek verilen semereler ubudiyetle zıt düşmez. Belki zayıflar için teşvik edici hükmüne geçer. Eğer dünyaya ait faydalar ve men­faatler o ubudiyete, o zikre sebep olursa o ubudiyeti kısmen iptal eder. Belki o hususi ve tesirli olacak duayı akim bırakır, netice vermez. İşte bu sırrı anlayamayanlar, mesela yüz faidesi bulunan Şeh-ı Nakşibendinin kudsi evradını veya bin hasiyeti bulunan Cevşenü'l-Kebiri, o faydaların bazılarını esas maksat yaparak o niyetle okuyorlar. O faydaları göremiyorlar ve göremeye­cekler ve görmeye de hakları yoktur. Çünkü o faydalar o duaların sebebi olamazlar. Onları niyet etse ihlası bir derece bozulur. Belki ubudiyetten çıkar, kıymetten düşer. Yalnız bu kadar var ki böyle faydalı duaları okumak için zayıf insanlar bir teşvik ediciye muhtaçtırlar. O faydaları düşünüp şevke gelip, o duaları sırf Allah rızası için, ahret için okusa zarar ver­mez. Hem de makbuldur.

VEYSE'L- KARÂNİ HAZRETLERİNİN MÜNACATI

"Ya İlâhenâ! Rabbimiz Sensin. Çünkü biz abdiz. Nefsimizin terbiyesinden âciziz. Demek ki bizi terbiye eden Sensin. " "Hem Sensin Hâlık. Çünkü biz mahlukuz, yapılıyoruz. " "Hem Rezzak Sensin. Çünkü biz rızka muhtacız; elimiz yetişmiyor. Demek bizi yapan ve rızkımızı veren sensin. " "Hem Sensin Mâlik. Çünkü biz memlüküz. Bizden başkası bizde tasarruf ediyor. Demekki Mâlikimiz sensin. " "Hem Sen Azizsin, izzet ve azamet sahibisin, biz zil­letimize bakıyoruz üstümüzde izzet cilveleri var. Demek Senin izzetinin ayinesiyiz. " "Hem Sensin Gani-i Mutlak. Çünkü biz fakiriz; fakrımızın eli yetişmediği için bir gınâ veriliyor. Demek Gani Sensin, veren Sensin. " "Hem Sen Hayy-ı Bakisin. Çünkü biz, fena ve zevalimizle Senin de ve bekânı görüyoruz. " "Hem cevap veren, atıyye veren Sensin. Çünkü biz umum mevcudat kâli ve hâli dillerimizle samimi bağırıp istiyoruz, niyaz edip yalvarıyoruz. Arzularımız yerine geliyor, maksud- larımız veriliyor. Demek bize cevap veren Sensin. " Ey Rabbimiz ! Unutur veya hataya düşer de bir kusur işlersek bizi onunla hesaba çekme ( Bakara Suresi / 186) Rabbim gönlüme genişlik ver, işimi kolaylaştır, dilimde­ki tutukluğu çöz ta ki sözümü iyice anlasınlar ( Taha Suresi / 25-28) Allah'ın en efdal en güzel en büyük, en zahir, en tahir, en hoş, en iyi, en değerli, en aziz, en azim, en şerefli, en yüksek, en pâk, en mübarek, en latif salavatlarmla; en tam, en çok, en ziyade, en yüksek, en yüce, en devamlı selamını bir rahmet, bir rızâ, bir af, bir mağfiret olarak ihsan eyle. Bunlar cömertlik ve- kereminin bağış bulutlardan sağanak halinde artarak devam etsin. İyilik cömertliğinin nefis ve şerefli lütuflarıyla, artarak büyüsün, ezeliyetinle mütenasip olarak, hiç kesilmesen devam etsin, ebediyetine uygun olarak ardı arkası kesilmesin. Bütün bunlar kulun, habibin, resulün, yaratıklarının en hayırlısı, açık ve parıldayan nur, zâhir ve kesin bürhan, uçsuz bucaksız derya, her tarafı kaplayan ışık, parlak güzellik, üstün şeref, şanlı kemal olan Efendimiz Muhammed'e olsun. Bu Senin zatının azametiyle Ona getirdiğin salavat şeklinde olsun. Aynı şekilde Onun Âl ve Ashabına da rahmet et. bu salavat hürmetine günahlarımızı bağışla, gönlümüze ferahlık ver, kalplerimizi temizle, ruhlarımıza rahatlık ver, sırlarımızı temizle, fikir ve düşüncelerimizi arındır, sırlarımızdaki bulanıklığı safı leştir, hastalıklarımıza şifa ver, kalplerimize vurulmuş kilitleri aç. Ey Rabbimiz bizi doğru yola eriştirdikten sonra kalple­rimizi sapıklığa meylettirme, yüce katından bize rahmet bağışla. Muhakkak ki veren sensin, dua edilip, istediklerimizi bize bağışlayan sensin (Ali İmran/8). Ezelden ebede her türlü hamd, övgü, şükür ve minnet alemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur" (Yunus suresi/10). Amin, amin, amin. Seni her türlü noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğret­tiğinden başka bilgimiz yoktur. Sen her şeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın (Bakara suresi/32). Amin, amin, amin. El-fatiha.

OKUNMASI ÇOK SEVAP, SELEFTEN NAKLEDİLMİŞ OLAN SALAVAT-İ ŞERİFELER

  • Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi kullama'h-telefe'l-melevan ve teakabe'l-asran ve ker- rara'l-cedidan ve's-takbele'l-fer-kadan ve beliğ ruhanu ve ervaha ehli beytihi minna't-tehiyyete ve's-selam ve'rham ve barik ve sellim aleyhi kesiran kesiran ila yevmi'l haşri ve'l-karar.
(Allahım melevan, asran, cedidan, farkadan, yıldızları devam ettiği sürece Efendimiz Muhammed'e ve ümmetine salat ve selam eyle. Onun ve ehli beytinin ruhuna bizden saygı ve selam ulaştır, ta kıyamet gününe kadar ona rahmet ve esen­lik ver.)
  1. Salat-i Tefriciye: Allahümme salli salaten kamileten ve selim selamen tammen ala seyyidina muhammedin illezi tenhallü bi-hil'ukedu ve terferi-cu bihi'l-kurebu ve tuk ala bihi'l-hevaicu ve tunalu bihirreğaibu ve husnul havatimi ve yusteskal gamamu bivechihil keriyıni ve ala alihi ve sah- bihi fiy-kulle lemhatin ve nefesin biadedi kull-I me'lumin lek.
  2. Salat-i Münciye: Allahümme salli ala seyyidina Muhammdedin ve ala ali seyyidina Muhammet, salaten tüncina biha min-cemi'il-ahvali ve'l afat ve takdilena biha cemi'al-hacat ve tutahhiruna biha min cemi'is seyyi'at ve terfe'una biha a'la'd-derecat ve tubelliğuna biha aksa'I- ğayat min-cemi'il-hayrati fl'l hayati ve ba'del memat.
  3. (Allahım, efendimiz Muhammet'e ve efendimiz Muhammet'in ümmetine öyle bir salat eyle ki onunla bizi her güçlük ve afetten kurtarasın, onunla bizim bütün ihtiyaçlarımızı göresin, onunla bizi bütün kötülüklerden temiz- leyesin, onunla bizi gerek hayatta, gerek öldükten sonra bütün iyiliklerin en yükseklerine ulaştırasın.)... Muabbir

Muabbir

Rüya Tabir Edilirken Tabircinin Saygınlığının Korunması

Rüya gören kimse gördüğü rüyayı tabirciye sormak için yanına gittiğinde önce selam verip oturmalı, Allah’ı yâd ettikten sonra Peygamber'e (s.a.v) ve O'nun tertemiz soyuna (a.s) salâvat getirmeli, Allah'tan yardım dilemeli, daha sonra besmele getirip gördüğü rüyayı hiçbir azaltma ve çoğaltma yapmadan doğru bir şekilde tabirciye anlatmalıdır. Nitekim Resul-i Ekrem (s.a.v) şöyle buyurmaktadır: "Doğru konuşanların rüyaları daha doğrudur." Öte yandan tabirci de sabırlı olmalı, rüya görenin rüyasını sonuna kadar dinlemelidir. Rüya sahibinin babasının ismini, herhangi bir zümreye ait olup olmadığını, mesleğini; âlim mi cahil mi, mümin mi münafık mı, yerli mi yabancı mı olduğunu, rüyayı gündüz mü gece mi gördüğünü vs. sorup öğrenmeli ve bu durumları göz önünde bulundurmalıdır. Yani rüya gören kişinin durumuna tamamen vakıf olup öyle tabir etmelidir. Daha sonra gerçekleri hiç çarpıtmadan yansıtmalı, sırf ona hoş gelsin diye rüyayı tabir etmemelidir.... Muabbir

Muabbir

Uyuma Adabı

Müslüman bir kimse uyumadan önce abdestli olmalı, Allah’ı zikretmekten gafil olmamalı, Peygamber'e (s.a.v) ve Ehlibeyt'ine (a.s) salâvat göndermeli, kelime-i şehadet getirmeli, sağına doğru uyumalı ve sol elini çenesinin altına koymalıdır. Daha sonra İhlas, Nas ve Felak sureleriyle Ayete'l-Kürsi, Amenerresul ayetlerini ve Kehf suresinin son ayetini okumalı, son olarak da şu duayı dile getirmelidir: اَلَّذي لا يَضُرُّ مَعَ اسْمِهِ شَيْئي في الْأرْضِ وَ لا في السَّمآءِ وَ هُوَ السَّميعُ الْعَليمُ اللهُمَّ اِنّي اَسْئَلُكَ الْعَفْوَ وَ الْعافِيَةَ وَ الْمُعافاتِ في الدّينِ وَ الدًّنْيا وَ الْآخِرَةِ اللهُمَّ اِنّي تَوَكَّلْتُ عَلَيْكَ وَ تَفَأّلْتُ بِكِتابِكَ وَ اَسْلَمْتُ نَفْسي اِلَيْكَ تَبارَكْتَ رَبَّنا وَ تَعالَيْتَ اَنْتَ الْغَنِىُّ وَ نَحْنُ الْفَقيرُ وَ اِلَيْكَ اَسْتَغْفِرُكَ وَ اَتُوبُ اِلَيْكَ وَ رَبَّنا يا رَبِّ مِنْكَ اِلَيْكَ اللّهُمَّ اِنّي اَسْئَلُكَ يآ اللهُ اَنْ تُرِيَثي في مَنامي رُؤْياىَ صالِحَةً غَيْرَ ضآرَّةً Ellezî lâ yezurru me'asmihi şey'en fil arz ve lâ fissemâ ve huves-semîul alîm, allâhumme innî es'elukel afve vel âfiyete vel mu'âfâti fiddîni ved dunya vel âhireh, allâhumme innî tevekkeltu aleyke ve tefe'eltu bikitabik ve eslemtu nefsî ileyk, tebârekte Rabbenâ ve te'â-leyte entel ğaniyyu ve nehnul faqîr ve ileyke esteğfiruke ve etûbu ileyk ve Rabbenâ ya rabbi minke ileyk, allâhumme innî es'eluke yâ Allâhu en turiyesî fi menâmî ru'yâye sâliheten ğayra zârrah. [O öyle bir ilahtır ki ne yeryüzünde ne de gökyüzünde hiçbir şey onun ismiyle zarar veremez. O işitendir, bilendir. Allah'ım, senden dinimde, dünyamda ve ahiretimde bağışlanma afiyet ve sıhhat diliyor, sana tevekkül ediyor, kitabından hayır umuyor ve kendimi sana teslim ediyorum. Ey kutlu ve yüce Rabbimiz! Sen ihtiyaçsızsın, bizse muhtacız; senden bağışlanma diliyor, sana dönüyor ve sen(in gazabın)dan sana (sığınıyorum). Ey Allah'ım, uykumda bana zararı olmayan salih (doğru ve faydalı) rüya göster.] Bu duayı okuduktan sonra ellerini açmalı ve kıbleye doru uyumalıdır. Uykudan uyandığında Allah’ı anmalıdır. İyi bir rüya görürse Allah’a şükretmeli ve sadaka vermelidir. Kötü bir rüya görmüşse yine sadaka vermeli ve tabirciye müracaat edip gördüğü rüyayı eksiksiz olarak anlatmalıdır. Hatırlatmak gerekir ki, rüya tabiri güneş doğduğu vakit, vakit namazları tam olarak yerine getirilmeden veya güneşin zeval vaktinde sorulmamalıdır. Ayrıca rüya deliye, cahile ve düşmana anlatılmamalıdır: "(Babası:) Yavrucuğum, dedi; rüyanı sakın kardeşlerine anlatma; sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan insana apaçık bir düşmandır." Gördüğünüz bir rüyadan korkarsanız, üç kez İhlâs suresi okuyun, sol elinize üfleyin ve şöyle söyleyin: "Ey rabbim! Sen güçlüsün, bense aciz; sen âlimsin, bense cahil ve sen her şeye gücü yetensin. Eğer gördüğüm rüya iyiyse, sen onu bana nasip eyle ve eğer kötüyse, benden uzaklaştır!" ... Muabbir

Muabbir

Gerçek şu ki; rüya tabirleri ilmi, şerif ve büyük bir ilimdir. Hak Taâla’nın bu ilmi Hz. Yusuf’a (a.s) bağışlamış olduğunu herkes bilir.

Nitekim yüce Allah, Kurân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“İşte Yusuf’u, Mısır’da böylece yerleştirdik de ona rüya yormasını öğrettik.

İbn-i Abbas der ki: “Allah’ın peygamberlikten yana Resul-i Ekrem’e (s.a.v.) bağışladığı ilk şey, yakın meleklerden birinin rüyada ona ‹Ey Muhammed, sana müjdeler olsun! Hak Taâla tüm peygamberler arasından seni seçti, sana gaip ilmini verdi ve peygamberlerin sonuncusu yaptı!’ deyişi oldu. “Fakat o, Allah’ın resulüdür ve peygamberlerin sonuncusudur.”

Peygamberimiz uyandığında gördüğü bu rüyayı Hz. Hatice’ye (s.a) anlattı. Hz. Hatice, ‹Ne mutlu sana! Bu rüyada sana hayır ve gelecek vardır!’ dedi. Peygamberimiz Miraç Gecesi’nden sonra bir rüya daha gördü. “Ant olsun ki, Allah, Peygamber’in rüyasını doğru çıkardı.” Yine, Allah, Hz. İbrahim’in (a.s) rüyası hakkında, onun dilinden şöyle buyurmaktadır: “Oğulcağızım, ben, rüyamda, seni kesiyorum gördüm.”

Rivayet edilir ki bu ilim, Hz. Yusuf’un (a.s) bir mucizesi idi.

Dolayısıyla peygamberlerin mucizesi olan bir ilim, elbette ki şerif ve büyük bir ilim olmalıdır.

Abdullah B. Abbas, Süleyman’dan şöyle rivayet eder: “Doğru rüya, Allah’ın, mümin kullarına vahyidir (uyarısıdır) . Hayır ve şer ona ulaşmadan önce Allah onu bu yolla uyarır.

Böylece dünyanın işvelerine aldanmamasını ve Allah’tan gafil olmamasını sağlar.”

Selman Mervî der ki: “Resul-i Ekrem’in (s.a.v) , ashabına şöyle buyurduğunu duydum: İçinizden salih bir kimse güzel bir rüya gördüğünde birkaç kez “Eûzu billâhi mineşşeytânirracîm” (Kovulmuş/ taşlanmış şeytanın şerrinden Allah’a sığınırım) desin ve gördüğü rüyayı kimseye söylemesin.

Böylece ona hiçbir zarar gelmez.”

Müminlerin Emiri İmam Ali’den (a.s) rivayet edilir ki; “Mümin bir kimse rüya gördüğünde onun tabirini bilmeli, böylece ondan iyi bir şekilde faydalanmalı; kötü rüya gördüğünde de dua, ibadet ve sadakayla onun kötü sonuçlarından korunmalıdır.”

İbn-i Sîrin der ki: “Kim bu ilmin tüm aşamalarını elde ederse, bütün ilimlere sahip olur. Zira aradığı her ilmin kökeni bu ilim gibi çok çeşitli değildir; bu ilim kıyas üzere tabir edilmez, yöntemi güzeldir. Her ilimde bir metot vardır, ama bu ilmin aslı insanların değeri, dindarlığı, astrolojideki halleri ve farklı zamanlardaki doğum tarihleriyle SALAVAT alakalıdır.

Görülen rüya bazen aynına yorulur, bazen asla bakılır; bazen kadın için yorulur, bazen erkek için; bazen de karışık (anlamsız) rüyalardan oluşur.

Bilinmelidir ki her ilim ehli, bir başka ilme ihtiyaç duymaz.

Ancak rüya tabircisi, mutlaka Kurân tabiri ilmini, Peygamber efendimizin (s.a.v) bu alandaki sözlerini, Arap olan SALATALIK veya olmayan bütün tabircilerin yorumlarını, şiirleri, halk dilini vb. şeyleri bilmek zorundadır.

İleri görüşlü ve arif olmalıdır.

İnsanların hallerine ve şekline (onları simalarından okumaya) vakıf olmalı, yorumla ilgili esasları çok iyi bilmelidir.

Bununla birlikte ilahî tevfikten ve Allah’ın kereminden nasibini almış olmalı, Allah’a yönelmeli, doğru ve sevaptan öteye bir şeyi dilinde barındırmamalıdır.

Yüce Allah’tan isterim ki, bizlerde olan bu ilmi, mayası günahlardan, çirkin sözlerden ve haram lokmadan arı olan kimselere inayet etsin. Kim böyle bir yapıya sahip olursa, Allah da ona bu tevfiki verir.

Bu bağlamda onu peygamberlerin varisi kılar…”

... Muabbir

Benzer Aramalar